Yüzüyorum Öyleyse Varım
“Bir sabah uyanıyorum. Saat 05:30. Yaşım 12. Yanıma almam gereken dört şey var: mayo, havlu, terlik, bone. Gerisi teferruat. Acele ediyorum. Servis gelmek üzere. İçimden, “Her Allah’ın günü bu antrenman da kabak tadı verdi,” diyorum. Yine de gidiyorum. 12 yaşında insanın bazı konularda iradesi olmaz. Anahtarımı alıyorum. Okul çantam yanımda. Kapıyı usulca kapatıyorum.”
Zaman zaman düşünüyorum: Hayatımda yüzme olmasaydı ben nasıl biri olurdum? Daha disiplinsiz mi? Daha dağınık mı? Başarıyı başka türlü mü tanımlardım? Yine sabahın köründe uyanan o tuhaf insanlardan biri olur muydum? Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Yüzme, hayatıma sadece bir spor olarak girmedi. Bir çeşit iç düzen, sosyal alan, sabır dersi ve zamanla başa çıkma biçimi olarak yerleşti. Madem yüzmeden bahsediyoruz, biraz derine inebiliriz.
1. Poponu Kaldırabilme Gücü
Her gün aynı saatte aynı şeyi yapmak, modern insan için neredeyse radikal bir eylem. Daldan dala atlıyoruz. Yapacaklarımız ayrı bir liste, yapamadıklarımız ayrı bir vicdan muhasebesi. Bir şeyi sürdürmek istiyoruz ama aynı anda birçok şeyi kaçırıyor gibi hissediyoruz. Zaman eskiden sanki daha yavaş akıyordu. Seçenekler bugünkü kadar saldırgan değildi. Telefon cebimizden bizi dürtmüyordu. Dünya “Bir de şuna bak” diye her üç saniyede bir önümüze yeni bir oyuncak atmıyordu.
Sabah erken. Hava soğuk. Gün daha kendine gelememiş. Sen sıcacık yatağından kalkıyorsun, çantanı alıyorsun ve gidip suya atlıyorsun. Bunu dışarıdan gören biri doğal olarak soruyor: “Nasıl bir motivasyonla kendini bu saatte havuza atabiliyorsun? Hem de sonunda ıslanmak varken…”
Cevabım basit: “Bunun üzerine düşünmüyorum.” Çünkü düşünmeye başlarsam konu benim için de karmaşıklaşıyor. Rasyonel olarak bakınca, sabahın karanlığında yataktan çıkıp kendini klorlu suya teslim etmek pek parlak bir fikir değil. Hatta bildiğin delilik. Bir anlık tereddüt her şeyi altüst edebilir. Yüzmeye gitmeden önce yüzmeyi düşünmüyorum. Yüzmeden çıktıktan sonraki halimi düşünüyorum. O hafiflik. O “bugün de kendimi yarı yolda bırakmadım” hissi. Günün daha başında insanın kendine olan saygısını tazelemesi.
Yüzmenin bana verdiği disiplin biraz buradan geliyor. Aynı şeyi, aynı sıkıcılıkla, aynı sessizlikle yapma gücünden. Ve galiba insan çalışınca yapabileceği şeyleri bu sayede keşfediyor: İlk beş dakika çoğu zaman mide bulantısı, sonrası çoğu zaman gurur içeriyor.
2. Soyunma Odası Cumhuriyeti
Bazen düşünüyorum: Çok param olsa, evimde şahane bir havuz yaptırabilecek olsam, ister miydim? Cevabım çok net: Hayır.
Çünkü yüzme benim için sadece suya girip çıkmak değil. Başından beri bir sosyal tören. Soyunma odasında uyku sersemi selamlaştığım insanlar sayesinde güne de merhaba demiş oluyorum. Duşta kimsenin kimseyi tam duymadığı ama herkesin bir şey anlatmaya çalıştığı o garip akustik var. Saunada kıpkırmızı olmuş insanların çözdüğü memleket meseleleri de olmasa halimiz nice olurdu. Benim için tüm bunlar yüzme ritüelinin bir parçası.
Modern insan yalnız. Spor bu yalnızlığı biraz deliyor. İnsanı zorlayarak başkalarının arasına sokuyor. Teknoloji bu yalnızlığın en büyük faillerinden. Belki bu yüzden yüzerken akıllı saate dahi tahammülüm yok.
Yüzme havuzu bu anlamda tuhaf bir yer. Herkes yarı çıplak, herkes biraz savunmasız, herkes kendi temposunda. Kimse o kadar havalı değil. Bone diye bir şey var sonuçta.
3. Antrenörünüze Sarılın
Mentorluk zor zanaat azizim. Bana göre iyi mentor iyi bir dengeleyicidir. Zor zamanlarda arkandan ittirirken, uçup kaçarken de “Hop kardeşim” diyebilmelidir. Haliyle kolay bulunabilen bir şey değil.
Çocukken insan “Yap” denileni yapıyor. İşin duygusuna ve derinliğine ulaşmak için zaman gerekiyor. Veteran seviyesinde bir sporcu için ise yüzmek çok bilinmeyenli denklem kadar karmaşık olabiliyor. Çocuğu okula yetiştirmen gerekir, iş bekler, arkadaş “bir kahve?” der. Nitekim antrenmanı asmak için bütün koşullar çok kısa zamanda sağlanabilir.
Yaş ilerleyip muhakeme kapıları açılınca her şeyi sorgular oluyor insan. Neden bu hafta hep ayak antrenmanı var, iki kolda bir nefes alsam olmaz mı, nabzımı düşüremiyorum. Yap denileni sadece yaptığımız dönemler ne güzeldi! Bu dönüşümden en çok zorlananlar antrenörler olmalı. Soru yağmurlarına cevap yetiştirmekten antrenmana odaklanacak zamanı zor buluyor olabilirler. Neyse bu onların sorunu.
Gelişim çoğu zaman tatlı bir şey değil. Bazen klor kokuyor. Bazen omuz yakıyor. Bazen cırtlak bir ses “bir set daha” diye bağırıyor. Siz dinleyin o sesi!
4. Egonu Dikkatli Şişir: Patlamasın
Çocukken başarı nettir. Madalya alırsın, yarış kazanırsın. Süre düşerse iyisindir. Düşmezse değilsindir. Belki altın çocuklardan birisi olursun. Kürsüde olmak egonu şişirir. Egon şiştikçe daha büyük ödüllere ihtiyaç duyarsın. Büyüdüğünde ödüller az gelmeye başlar. Hayat denkleminin içine para, statü, görünürlük ve başkaları ne derler girer. Haliyle başarının tanımı da değişir.
Erken yaşta yüzmeyi sürdürebilen biri için en tepeyi zorlamak zorunluluk gibidir. Yaralayıcı olduğu kadar iyidir de. Evrimsel seçilimde en iyilerin ayakta kalması boşuna değildir. İlerlemeye dair insanın içindeki dürtüler hep daha iyisini ister. Bu dürtüleri ehlileştirmek de ancak zamanla mümkün olabiliyor.
Psikoloğum dedi ki: “Bana başarılı olduğun bir andan bahset.”
“Kürsünün en tepesindeyim. İnsanlar elleri koparcasına alkışlıyor. Annemle babam yanındakilere ‘Bizim oğlan,’ diyor. Daha dik oturuyorlar. Antrenörüm gururlu. Platonik duygular beslediğim kızlar kaçamak bakışlar atıyor. Boynumda madalya. Ben de dünyayı kurtarmış gibi duruyorum. İşte başarı benim için böyle bir şeydi,” diyorum.
5. Su Hâlâ Soğuk
38 yaşındayken antrenörümün tavsiyesiyle gittiğim kardiyolog pek iyi şeyler söylemedi. “Normalde aort kapağı üç yaprakçıklı olur,” dedi. “Seninki iki.” Sonra bilmediğim bir kelime bıraktı masaya: Biküspit. On saniyelik bir sessizliğin ardından: “Eee,” demiş bulundum. “Artık yarış yok, kendini zorlamak yok!”
İşte o gün başarının tanımı yüzmede olduğu kadar hayatımda da değişmeye başladı. Artık kürsüde olmak yerine yalnızca “olmanın” yetebileceğini anladım. İş değiştirdim, ilişkilerim dönüştü, yavaşladım. Tomurcuğa bağırarak daha hızlı çiçek açtıramayacağımı anladım.
İnsan gençken “en hızlı ben olayım” istiyor. Yaş ilerleyince soru değişiyor: “Ben kimim ve neden hâlâ sabahın köründe havuza gidiyorum?” Yüzdüğüm mayo her daim Speedo. Ve ben havuzda hâlâ yarı çıplağım. Ama benim için yüzmenin artık farklı bir anlamı var. Eskisinden daha hızlı yüzmüyorum ama en az eskisi kadar sudayım. İşte benim mottom: Suda olmak.
—-
Bir sabah uyanıyorum. Saat 05:30. Yaşım 40. Yanıma almam gereken dört şey var: mayo, havlu, terlik, bone. Gerisi hâlâ teferruat. Acele ediyorum. Yüzmeden sonra kızımı okula bırakmam gerekiyor. İçimden, “Bu yaşta delinin zoru ne?” diyorum. Sonra çantamı alıyorum. Kapıyı usulca kapatıyorum. Bazı şeyler değişiyor. Bazı şeyler aynı kalıyor. Su hâlâ soğuk. Ben hâlâ gidiyorum.




Yüzmeye gönül verenlerin duygularına tercüman olan harika bir yazı çok teşekkürler 🙏🏻